Şefaat ve tevessül ne demektir?

  • Şef’, çift demektir. Şefaat kelimesi de bu kökten gelir ve “ikili oluşturma, çift olma” gibi anlamlara gelir. Birisinden şefaat dileme, “bir iş konusunda başkasını yanına alma, bu işi onunla beraber başarmak isteme”yi ifade eder. Terimsel anlamıyla, Allah katında mertebesi yüksek olan birinin, bir müminin bağışlanması veya yüksek derecelere ulaşması için Allah’a yalvarmasıdır. Tevessül ise, vesile kılmak demektir. Terimsel olarak, Allah’a yaklaşmak veya duaların kabulü için bir ibâdet, amel veya şahsı vesile kılmaktır.
  • Şefaat yetkisi, ancak Allah’a aittir. Allah’ın izin vermediği hiçbir kimse şefâat edemez. Bu husus, Kur’an’ın birçok ayetinde açıkça ifade edilir: “İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?” (Bakara, 255), “De ki: ‘Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.’” (Zümer, 44), “…O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?” (Secde, 4), “Allah’ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez…” (Sebe, 23).
  • Ehli Sünnet geleneğe göre şefaat haktır ve olacaktır. Ancak Prof. Dr. Faruk Beşer’in yaklaşımı ile, yine bu gelenek içerisinde şefaat dairesini çok geniş tutanlar olduğu gibi, onu sadece Hz. Peygamber’e verilecek bir hak olarak görenler de vardır. Peygamberlere şefaat izni verilecektir. Kur’an-ı Kerim, hafızlar, melekler, şehitler, mübarek kişiler, salih ameller ve çocukların şefaatçi olacakları ile ilgili bazı rivayetler bulunmaktadır.
  • Hz. Peygamber bir gün yanındakilere şöyle söylemişti: “Ey Abdi Menaf Oğulları! Sizin için Allah katında  hiç bir şey yapamam, kendinizi kurtarmaya bakın. Ey Peygamberin halası Safiyye senin için de… Ey Peygamberin amcası Abbas, senin için de… Ey Peygamberin kızı Fatıma, senin için de hiç bir şey yapamam, sen de kendini kurtarmaya bak!” Bu hadisten anlaşılacağı üzere, Peygamberimizin yakını olmak da kurtuluşa ermek için yeterli olmamakta, Allah’ın razı olacağı bir hal üzere bulunmak, şefaati istemeye layık bir keyfiyet üzere bulunmak gerekmektedir.
  • Efendimiz “Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” buyurmuştur.  Burada, Rahmet Peygamberinin, günahları büyük de olsa, ümmetinin affı için dua edeceği ve büyük günah işleyenlerin de Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemesi gerektiği mesajı yer almaktadır. Yüce Elçi, her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge insanıdır. Kur’ân’da birçok ayette kâfirler için şefaatin söz konusu olmayacağı belirtilir. Peygamberler bile kâfirlere şefaat edemeyeceklerdir.
  • Allah kullarını çeşitli vesilelerle affetmek ister. Bu sebeple âhirette sevdiği kullarına, şefaat etme izni verecektir. Böylece hem affetmek istediği kulları için bir vesile yaratmış, hem de sevdiği kullarının değerine dikkat çekmiş olacaktır. Allah katında kendisine şefâat izni verilenlerin durumu, Hayrettin Karaman’ın teşbihi ile -tabiri caizse- ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağırılan şeref misafirlerinin durumuna benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir; ancak bu merâsimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah Rasulü, ahiret gününde Allah’a secde edip hamd ettikten sonra O’na “Başını kaldır, (isteyeceğini) iste, sana verilecektir. Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir.” denilecektir. Efendimiz âhirette “şefaat-ı uzmâ (büyük şefaat)”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn (çok hamd edenler)” denilen ümmeti, “Livaül’hamd (Hamd sancağı)”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd (Övülen makam)”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa erecektir.
  • Hz. Peygamber’in (sav) kabrini ziyaret etmek, O’na salât ve selâm okumak, ezan okunduktan sonra vesîle duasını yapmak, iyi insanlarla beraber olmak, onların sevgisini kazanmak, iyi evlât ve öğrenci yetiştirmek gibi amellerin şefâati hak etme bakımından tesirleri olduğunu ifade eden hadîsler mevcûttur.
  • Şefaat, Allah’tan istenmelidir. Bir müminin Peygamberimizin şefaatine nail olmayı arzulama anlamında “Şefâat yâ Resûlallah!” demesi caizdir. Ancak “Şefâat yâ Resûlallah!” diyen kişi, Allah’ın O’na şefâat izni verdiği bilgisine dayanarak bunu söylüyor olsa da, bu konuda yanlış kanaate varabilecek insanların olabileceğini dikkate alarak hassas davranmakta yarar bulunmaktadır. Bir hadiste Peygamberimizin bir sahabiye şefaat istemesini şöyle öğrettiğini görüyoruz: “Allah’ım O’nu (Rasulullah’ı) hakkımda şefaatçi kıl.” Bu yüzden, “şefaat ya Rasulallah” demek yerine “Allah’ım! Resullullah’ı hakkımda şefaatçi kıl!” demek daha doğrudur.
  • Yüce Rabbimize yaklaşmaya vesile aramak, O’nun Maide suresi 35. âyette yer alan emridir: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” Müfessirler, kişiyi Allah’a yaklaştıracak ve O’nun rızâsını kazanmaya yardım edecek her türlü ibadet ve eylemi vesile saymışlardır. Ancak bu terim zamanla farklı bir anlam kazanmış; melek­ler, arş, kürsî vb. kutsal sayılan bazı varlıklarla, peygamber ve velilerin Allah ka­tındaki yüksek mertebeleri hürmetine dua etmeyi ve âhirete intikal etmiş sâlih in­sanlardan yardım istemeyi ifade eder hale gelmiştir. Tevessül üç şekilde uygulanabilmektedir:

a)  Meşru tevessül: Âyet veya sağlam hadislerde yer verildiği biçimde yapılan tevessül ihtilafsız meşru kabul edilmiştir:

  • Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarıyla tevessül: Bu tevessül Kur’an ve hadislerde yer almış ve Yüce Rabbimiz tarafından açıkça emredilmiştir: En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin. (Araf, 180)” Hz. Süleyman’ınve rahmetinle beni salih kulların arasına kat! (Neml, 19)” demesinde olduğu gibi… Efendimiz de pek çok hadislerinde Cenâb-ı Allah’a isim ve sıfatlarını vesile kılarak tazarru ve niyazda bulunmuşlardır. Allah Resulü (sav) çok sıkıntılı olduğu anlarda, “Ey Hayy ve Kayyum olan Allah’ım! Sen’in rahmetinden medet bekliyorum.” diye yalvarmıştır.
  • Hayatta olan Peygamberler ve salih insanların duaları ile tevessül: Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Hem kendinin, hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!… (Muhammed, 19)” âyetinde olduğu gibi, peygamberlerin ümmeti için ve müminlerin birbirleri için dua etmelerini tavsiye eden birçok ayet ve hadis bulunmaktadır. Sahabe sıkıntıya düşünce, Hz. Peygamber’e başvurur, kendisi için dua etmesini isterlerdi. Hz. Ömer (ra), Peygamberimiz (sav)’in amcası Hz. Abbas ile tevessül ederek, “Ya Rabbi, kuraklık içinde kalınca Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik, bize yağmur verirdin; şimdi de O’nun amcası ile tevessül ediyoruz, bizi suya kavuştur!” der ve yağmur yağardı. Burada, tevessül, Hz. Abbas’ın duâ etmesi, diğer müminlerin de bu duâya katılmaları şeklinde olmaktadır.
  • Yapılan salih ameller ile tevessül: Bir kimse, iyi bir amelini vesile kılarak Allah’tan istekte bulunabilir. Onlar ki, ‘Ey Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!’ derler. (Al-i İmran, 16)” âyetinde olduğu gibi… Aşağıdaki hadis, salih amellerin vesile tutulabileceğine bir örnektir. Hz. Enes, Allah Resulü’nden şöyle işittiğini anlatıyor: “Üç kişi birlikte yürürken yağmura yakalanınca dağdaki bir mağaraya sığındılar. Dağdan kopup yuvarlanan bir kaya parçası, sığındıkları mağaranın ağzını kapattı ve onları mağaraya hapsetti. Birbirlerine şöyle dediler: ‘Allah için yaptığımız amelleri araştıralım ve o amellerle Allah’a dua edelim. Ümit edilir ki, Allah o amellerimizin hürmetine bizi bu sıkıntıdan kurtarır.’ Biri yaşlı ve ihtiyar anne ve babası olduğunu, eşi ve küçük çocuklarından önce onları doyurmak için sabaha kadar başlarında uyanmalarını beklediğini ifade ettikten sonra, ‘Allah’ım, eğer biliyorsan ki bunu yalnız senin rızan için yaptım, mağaranın ağzını birazcık arala da gökyüzünü görebilelim.’ diyerek yalvardı. Allah da bunun üzerine mağarayı biraz açtı, o aralıktan göğe baktılar. İkincisi çok sevdiği bir amcakızından bahisle, onu çok sevdiğini, bir gün onunla yalnız kalarak evlilik dışı ilişki kurmayı talep ettiğini ve sonunda kızın direnmesi ve ‘Allah’tan kork!’ demesiyle vazgeçtiğini anlattıktan sonra, ‘Allah’ım, eğer bunu Sen’in için yaptığımı biliyorsan, mağaranın ağzını biraz daha arala.’ diyerek yalvardı. Allah da bu duaya mukabil mağaranın ağzını biraz daha açtı. Üçüncü kişi de ücret mukabilinde işçi tuttuğunu, ama işçinin hakkını almadan ayrılıp gittiğini, ancak o ücreti çalıştırarak nemalandırdığını, yıllar sonra o işçi yanına gelip de hakkı olan ücreti istediğinde sürülerle hayvanların ona ait olduğunu ve sonunda adamın o sürüleri götürdüğünü ifade ettikten sonra ‘Allah’ım, eğer bunları senin rızan için yaptığımı biliyorsan, mağaranın geri kalan kısmını da açıver.’ dedi. Akabinde Allah mağaranın geri kalan kısmını da açıverdi.”

b) Meşruluğu tartışmalı olan tevessül: Vesile kılınan şahsın, Allah katındaki değerine dayanılarak yapılan (örneğin, “Peygamberin hakkı için, O’nun yüzü suyu[1] hürmetine…” gibi ifadelerle) tevessülün durumu tartışmalıdır. Özellikle Takıyyüddîn es-Sübkî ve onun çizgisindeki tasavvuf erbabı ile İbn Teymiyye ekolü arasında bu alanda yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Prof. Dr. Hamdi Döndüren, bazı Hanefi kaynaklarında, Rasûllerinin, nebilerinin veya dostlarının hakkı için” türünden ifadelerin kullanılmasının bidat ve mekruh sayıldığını belirtmiştir. Prof. Dr. Hayrettin Karaman ise, hayatta iken Habib-i Hüdâ (sav)’nın vesile kılınmasını, ekseriyetin caiz gördüğünü; başka bir kişinin vesile kılınmasını ise, bâzı âlimlerin caiz gördüğünü, bâzılarının görmediğini ifade etmiştir. Vefât etmiş bir kimse ile de bu biçimde tevessül, tasavvuf erbâbı ile birçok ulemâ tarafından caiz görülürken, İbn Teymiyye ve taraftarları, duâ mânalı şefâat dışında kalan tevessül yöntemlerini caiz görmemişlerdir. Bu konuda, gözleri âmâ bir kişi ile yaşanan olayı hatırlamakta yarar var: Gözleri görmeyen bir adam Hz Peygambere gelerek, ‘Ey Allah’ın Rasulü, gözlerimi iyileştirmesi için Allah’a dua et.’ dedi. Allah Rasulü, ‘İstersen dua edeyim, istersen sabredersin! Sabretmek senin için daha hayırlıdır.’ buyurdu. Adam, ‘Allah’a dua buyur (da gözlerim açılsın.)’ deyince Allah Rasulü ona abdest alıp şu duayı yapmasını emretti: ‘Allah’ım, Peygamberin, rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Şu hacetimin yerine getirilmesinde (gözlerimin açılmasında) ben seninle Rabbime yöneldim. Allah’ın onu benim hakkımda şefaatçi kıl.’

c) Meşru olmayan tevessül: Allah’tan istenecek şeyleri başkasından istemektir. Bu davranış, şirk olarak görülmüştür. Maalesef, ülkemizde türbelerde yatırlardan medet isteyenler bulunabilmektedir. Tevessül meselesinde titizlik gösterilmesi gereken en önemli husus tevhid inancının korunması ve “Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Sen’den yardım dileriz” düsturundan taviz verilmemesidir.

Herşeyin doğrusunu O bilir.

Dr. Naim Tatlıcı

(2955)

kez okunmuştur.


[1] “… yüzü suyu hürmetine” tamlaması, çoğu kişi tarafından pek de anlaşılmasa da, dillere pelesenk olmuştur. Muhtemelen, “yüzü suyu” tamlaması ile “yüzsuyu” kastedilmektedir. Yüzsuyu kelimesi, mecazî olarak “Bir kimsenin onuru, haysiyeti” anlamına gelmektedir (Bkz.TDK Sözlüğü). Bu bağlamda, “… yüzü suyu hürmetine” tabiri “… onuru, şerefi hürmetine” anlamına gelmektedir.

Yorumlar

  1. Ferda Yamanoğlu diyor ki:

    Selamünaleyküm.
    Gerçek şefaatçiler bu dünyadadır.ALLAH, anne ve babanın evladına yaptığı,eşlerin birbirine yaptıkları,ortakların birbirine yaptıkları ve sadaka alanların , ”Ben razıyım, sen de razı ol” dualarını hiç reddetmez.Şirk haricindeki büyük günahları dahi ALLAH’ın bazı insanlar için affedeceğini yazıyor, Kuran.Bu insanlar böyle hayır duası alanlardır.
    Dua ederken neden ,aracılarla dua edip, ALLAH’ın merhametinden şüphe ediyoruz?
    Türbelerden medet ummak da büyük bir şirktir.

Yorum Yapabilirsiniz

*