Kader nedir?

  • Kader; ölçü ve miktar gibi anlamlara gelmektedir. Kader; her şeyin bir ölçüye göre Cenâb-ı Hakk tarafından ezelde tayin edilmesi; kaza ise, ezelde takdir olunan şeylerin Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasıyla varlık sahasına çıkması demektir. Kader, bir şey hakkında verilen karar; kaza ise, verilen o kararın infaz edilmesidir. İnsanın ne zaman öleceğinin takdir edilmiş olması kader, vakti gelince ölmesi kazadır. Kader, maaş bordrosuna benzetilirse, kaza da, bu maaşın dağıtılmasıdır. Kader, Rabbimizin ilim sıfatına; kaza ise, kudret sıfatına dayanmaktadır.
  • İrade, sözlük anlamıyla kast, talep, dileme gibi anlamlara gelir. İnsanın cüz’î iradesi kast, kesp, ihtiyâr, talep, niyet, azm kelimeleriyle de ifâde edilmektedir. Âlimler, insanın bir işe başlamasından önce kendisinde mevcut olan iradesine küllî irade, bu iradenin herhangi bir zamanda belli bir fiile yönelmesini de cüz’i irade olarak ifade etmişlerdir. Cüz’i irade, insanın tercih yapabilme kabiliyeti olup, cüz’i tabiri “az” anlamında değil, “belirli” anlamında kullanılmaktadır.
  • Üstad Necip Fazıl’ın

“Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;

Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!”

biçiminde tariflediği kader ile cüz’i irade bir hakikatın iki yüzünü ifade eder. Yarattığı varlıkların ne yapacağını ve onlara ne olacağını bilmeyen birinin ilâh olmasına imkân yoktur. İlmin olmadığı yerde kudret de tecelli etmez. Cenab-ı Hakk, tüm varlıkları bir ölçü dâhilinde yaratmakta, tüm varlıklar, kendilerine çizilmiş olan yolda yürümektedir. Dünya kendine takdir edilmiş yörüngede dönmekte, bebekler kendilerine takdir edilmiş süre miktarınca ana rahminde yaşamaktadır. Bu anlamda, ilahi kader, her şeye hâkimdir. Diğer yandan, her insan kendisine verilmiş bir irade olduğunu hissetmekte ve bu iradenin gereği olarak hayat yolunda önüne çıkan seçeneklerden birini tercih etmektedir. Söz konusu iki gerçek, Kur’an ve hadislerde farklı biçimlerde yer almaktadır:  “Hiç şüphesiz, Biz herşeyi bir kader ile (ölçü ile) yarattık. (Kamer, 49)”, “Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi? (Beled, 8-10)”.

  • Hz. Peygamber, Cibril hadisi olarak bilinen hadisinde, kadere imanı, iman esasları arasında saymıştır. Hz. Cebrail (as)’ın, “İman nedir?” sorusuna Peygamberimiz, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere[1] inanmandır.” cevabını vermiş, Hz. Cebrail de bu cevabı onaylamıştır.
  • Kaderi ikiye ayırabiliriz: Izdırari ve iradi kader. Birincisi, insanın iradesi olmaksızın yapılan takdiri, ikincisi, insan iradesinin dâhil olduğu takdiri ifade etmektedir. Bir teşbihle ifade edecek olursak, kişinin babası ızdırari kader ile belirlenmişken, kayınbabası iradi kader ile belirlenmiştir. Bir insanın cinsiyeti, kavmi, doğum yeri, ömür süresi, ailesinin durumu gibi hususlar kişinin iradesi olmaksızın Rabbimizin belirlediği hususlardandır. Söz konusu takdirin hikmeti ve sırları insanlarca bilinmemektedir. Peygamber Efendimiz (sav), “Kader hakkında konuşmayın, zira kader Allah’ın sırrıdır. Allah’ın sırrını açıklamaya kalkmayın.” ve “Kader hakkında fazla konuşmayın, çünkü sizden evvelkilerin çoğu ondan kaybetmiştir.” buyurarak, kaderin bu kısmı ile uğraşmamızı istememiştir.  Diğer yandan, Hz. Peygamber, kaderi kendi aralarında tartışan sahabileri uyararak şöyle buyurmuştur: “Siz bununla mı emrolundunuz? Ya da ben bunun için mi gönderildim? Şunu iyi biliniz ki, sizden önceki ümmetler bu tür tartışmalara daldıkları için helak olmuşlardır.” Kader konusu, şair Ziyâ Paşa’nın

 “İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,

 Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez!”

beyitinde belirtilen, beşer tâkatinin üstündeki hakikatler zümresindendir.

  • Kader ve cüz’i irade, teorik ve ilmi nitelikli olmayan; insanın iç âleminde hissedebileceği, vicdanî olarak bilebileceği ve meyvelerin tatları arasındaki farkı anlamada olduğu gibi, tadarak anlayabileceği bir iman konusudur. Kader ve cüz’i irade, bir mümini tekâmül istikametinde uçuran iki kanat gibidir. Fiiller ve nefisler de dâhil olmak üzere her şeyi yaratanın Cenâb-ı Hakk olduğunu idrak eden bir mümin, yaptığı işlerin sorumluluğu konusunda şüpheye düştüğünde, cüz’i irade, “sen yaptıklarından sorumlusun!” ikazını yapar. Diğer yandan, “madem cüz’i iradem var, o halde yaptığım bütün hayırlı işler ve iyilikler benden kaynaklanıyor” gibi bir gurura kapıldığında ise, bu defa kader ikazını yapar: “Hakiki anlamda yapan da, yaratan da O’dur, haddini bilmelisin.”
  • İlahi kader, netice ve meyveleri itibarıyla şerden ve çirkinlikten münezzeh olduğu gibi, sebepler itibarıyla da, zulümden ve çirkinlikten mukaddestir.  İnsanlar görünüşteki sebeplere bakarak hüküm verip, zulme düşerken, kader hakikî sebeplere bakıp adalet eder. Örneğin, hırsızlık yapmamış bir kişinin suçsuz olduğu halde hırsızlıktan hapse atıldığını düşünelim. Hâkim, o kişiyi hırsız olmadığı halde hapse atarak zulmederken, ilahi kader o kişinin gizlice işlediği bir suçundan veya başka bir hatasından dolayı ceza görmesini sağlayarak adalet ediyor olabilir. Allah’ın dini yolunda çalışan bir müslümanı, “sen Allah yolunda çalışıp çabalıyorsun” diye hapse atanlar zulmederken, ilahi kader “sen Allah’ın dinine tam samimiyetle hizmet etmiyorsun” diye adalet edebilir. Bir olayın, bize dışarıdan gözüken zahirî boyutları olduğu gibi, göremediğimiz batınî boyutları da olabilir. Rabbimizin adalet tecellisi ile ilgili bir rivayetten bahsedilir. Hz. Musa, “Yâ Rabbi, bana adaletini göster.” diye dua eder. Cenâb-ı Allah da kendisine, “Falan çeşmenin yakınında bekle ve olup bitecekleri gözetle.” diye vahyeder. Derken, çeşmenin başına bir atlı gelir, atını sulayıp giderken bir kese altın düşürür. Arkadan hemen bir çocuk gelir ve o bir kese altını alıp uzaklaşır. Sonra, çeşmeye bir âmâ gelir ve o esnada altın kesesini düşürdüğünü fark eden atlı geri döner. Altınlarını âmâdan ister; ancak âmâ ne kadar “ben almadım” derse de, dinletemez ve atlı âmâyı öldürür. Hep zulüm gibi görünen bu hâdiselerdeki adaleti Hz. Musa, Cenâb-ı Hak’tan sorar ve şu cevabı alır: “Atlı, vaktiyle çocuğun babasının bir kese altınını çalmıştı; böylece o bir kese altını sahibine iade etmiş olduk. Âmâ ise, vaktiyle atlının babasını öldürmüştü, onu da atlıya öldürterek, kısas uyguladık.” Kader, başı ve sonu, aslı ve detayları, sebepleri ve sonuçları itibariyle şerden, çirkinlikten ve zulümden münezzehtir.
  • Kâinatın düzen ve ölçü lisanıyla hikmet ve adaletine şahitlik ettiği bir Âdil-i Hakîm, insanın mükâfat almasına veya ceza görmesine vesile olacak mahiyeti meçhul bir cüz’i iradeyi insana vermiştir. Birşeyin varlığını bilmek ayrıdır, o şeyin mahiyetini bilmek ayrıdır. Kişinin kendi isteği ile gözünü kapatması ile, tiki bulunan bir kişinin istemdışı bir hareketle gözünü kapatmasının birbirinden farklı olduğu açıktır. Bu iradenin mahiyetini bilmememiz, onun var olmadığını göstermez.
  • Kader, insan iradesi ile çelişmez, aksine onun tecelli etmesine imkân sağlar. Elmalılı Hamdi Yazır, “Hiç şüphesiz, Biz herşeyi bir kader ile (ölçü ile) yarattık. (Kamer, 49)” âyetini tefsir ederken, “Kader, kulun cüz’i iradesine zıt da değildir. Çünkü iradî fiilerin meydana gelmesi için cüz’i irade dahi kaderin içinde yer almaktadır.” ifadesini kullanır.  
  • Burada akla, Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle bir insan hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl sorumlu tutulabilir?” sorusu gelebilir. Kelâmcılar, bu hakikati “ilim malûma tâbidir”[2] kaidesiyle izah etmişlerdir. “İlim”, bir şeyin zihinde belirlenmiş şeklini; “malum/bilinen/belli olan” ise; o şeyin hariçteki gerçek halini ifade eder. Bir benzetme ile, elmanın zihnimizdeki şekli ilim iken; somut, elle tutulabilir elma malumdur. İlmin maluma tabi olması, gerçek elmanın belli bir şekle sahip olması nedeniyle zihnimizde bir elma imgesinin oluşuyor olması anlamına gelmektedir. Viraj nedeniyle birbirini göremeyen iki otomobilin birbiri ile çarpışacağını söyleseniz, bu sizin bilmeniz nedeniyle çarpışacaklarını göstermez, aksine onların göremeyeceği bir yerden baktığınızdan, onların çarpışacaklarını bildiğinizi gösterir. Bir başka örnekle, güneş tutulması, bilim adamlarının güneş tutulmasının tarihini tespit etmiş olmaları nedeniyle gerçekleşmez (yani malum ilme tabi değil), güneş tutulması gerçekleşeceğinden bilim adamlarınca tespit edilmiştir (yani ilim maluma tabidir). Bu anlamda, kader cüz’i iradeyi ortadan kaldırmaz.
  • Diğer yandan, “ezel” kavramına birçok kişi tarafından atfedilen yanlış anlam da, kader konusunu algılamayı zorlaştırmaktadır. Ezel, çoğumuz tarafından zaman silsilesinin geçmişe giden ucu (eksi sonsuzu ifade eden bir kavram) olarak; kader de, ezelde yapılmış takdir olarak algılanmaktadır. Halbuki, ezel, zaman silsilesinin geçmişe giden ucu değildir. Ezel kavramını bir örnekle açıklayalım: Elimize bir ayna alıp, belli bir mesafe yukarıdan aşağıya doğru tutalım. Sağ tarafta kapsanan varlıkları “geçmiş”, sol tarafta kapsanan varlıkları “gelecek” olarak niteleyelim. O ayna, aşağıdaki varlıkların sadece kendisine yansıyabildiği kadarını görebilir. Aynayı yavaş yavaş yukarı doğru kaldırmaya başlayalım, yukarı çıktıkça aynanın kapsayabildiği alan da giderek fazlalaşmaya başlar. En üst noktaya geldiğinde, aşağıdaki bütün varlıkları (yukarıdaki benzetmeden hareketle geçmişi ve geleceği) kapsar bir duruma gelir. Aynanın gördüğü varlıklar arasında önce-sonra ilişkisi ortadan kalkar. İşte ezel; geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanı hep birlikte içine alan, yüksek bir yerden aşağıya bakan bir aynaya benzetilebilir. Bir başka misal daha verelim: Bir fotoğrafta, iki kişinin peşisıra koştuklarını farzedelim. Resmin içindeki iki boyutlu varlıklar arasında önden koşma-arkadan koşma ilişkisinden bahsedilebilir. Ancak resme dışarıdan bakan bizim için önde-arkada olma gibi bir durum söz konusu değildir. Bu anlamda, ilmi temsil eden ayna misalinden hareket edersek, en yukarıdan bütün varlığa ve zamana hükmeder konumda olan ilm-i ilahi için geçmiş-gelecek, ezel-ebed hep birdir. Geçmiş ve gelecek, önce ve sonra, zamana tabi yaşayan biz yaratılmışlar için geçerlidir. İşte, kader, ezelî ilimden olduğu için; ezelî ilim, hadisin tabiriyle, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak herşeyi bütünüyle kuşatan bir yüce makamdadır.
  • Cüz’i iradeye bağlı olan fiillerde, fiilin meydana gelmesindeki en temel faktörlerden biri iradedir. Cüz’i irade, genel olarak, tercih ettirecek bir üstünlük sebebini göz önüne alarak tercihini ortaya koyar, ancak bazen tercih ettirecek bir sebep olmaksızın da tercihte bulunabilir. Örneğin, altın ve gümüş iki kalemin olduğu yerde, altın olma özelliğine göre, altın kalemi tercih edebiliriz. Ancak birbirinin tamamen aynısı, on farklı altın kalemden birini seçmek durumunda kaldığımızda, irademizle birisine üstünlük atfederek seçimimizi ondan yana kullanırız. Dış etkenlerin tümünün mevcut olması halinde bile, cüz’i iradeye zorla bir şey yaptırmak mümkün değildir. Aksi takdirde, çeşit çeşit içkilerin ve su gibi içki içen kişilerin mevcut olduğu bir kokteyl ortamında ağzına bir damla içki koymamak nasıl açıklanabilecektir?
  • İnsanın cüz’i iradesi zayıf ve itibarî bir mahiyette olsa da,  Cenâb-ı Hakk o iradeyi, külli iradesinin tecellisine bir adî (bir şeyin gerçekleşmesi için kendisine ihtiyaç olunmadığı halde koşulmuş) şart yapmıştır. Kaderi asansöre, yukarı ve aşağı gitmeyi de cennete ve cehenneme gitmeye benzettiğimizde, asansörün düğmesine basmak da cüz’i irademizi temsil edecektir. Asansör sahibi dilerse, bizi düğmeye basmadan da 10. kata çıkarabilir, ancak düğmeye basmamızı istemekte ve yukarı çıkmaya bir “adî şart” yapmaktadır. Ancak, 10. kat düğmesine basmamız ve yukarı çıkmayı başarmamız halinde, bu başarıyı kendi kudretimizden değil, Rabbimizin kudretinden bilmemiz gerekmektedir. Zira böylesine hayırlı bir işte, bizim hissemiz sadece bir düğmeye basmak kadardır. Diğer yandan, inmemizin iyi olmayacağı -2. katı tercih ettiğimizi düşünelim. Bu durumda, aşağıya inen kişinin “benim suçum yok, beni aşağı indiren asansördür” demesi doğru olmayacak, cüz’i iradenin kötü yönde kullanılması, kişiyi fiillerinden sorumlu hale getirecektir.

Herşeyin doğrusunu O bilir.

Dr. Naim Tatlıcı

(5228)

kez okunmuştur.


[1] Hadisin “kadere iman”ı içermeyen tariklerinin/varyantlarının olması, bazılarınca kadere imanın, iman esaslarından olmadığına delil olarak gösterilebilmektedir. Bunun doğru olmadığı, kadere imanın, iman esasları arasında olduğu birçok kitap ve makalede detaylıca ele alınmıştır.

[2] “İlim maluma tabidir” prensibinin sadece cüz’i irade ile işlenen fiilleri anlamada geçerli olduğunu dikkatten kaçırmamak gerekir.

Yorumlar

  1. KADER NEDİR?

    -Saatimiz şimdi öğleden sonra 3 ve bir saat geri gidip tekrar yaşamaya başlayalım. Neler yaşayabiliriz? Saat 2’den, 3’e kadar ne yaşadıysak yine onları yaşarız. 10 yıl geriye gidip tekrar yaşamaya başlasak da yine aynı şeyleri yaşarız. Geleceği biz bilmeyiz ama ALLAH bilir.
    Ancak her işi kadere havale edip, gayret etmemek, kaderimde ne varsa o olur demek de dinde yoktur. Çalışmak, gayret etmek ve önlem almak vardır.

    Hadid suresi

    22-Yeryüzünde meydana gelen ve başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu ALLAH’a göre kolaydır.

    Lokman suresi

    34- Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca ALLAH katındadır. O, yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz ALLAH hakkıyla bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.
    (www.isikdamlalari.com)

Yorum Yapabilirsiniz

*