Geçmişe ve geleceğe bakışta kader açısından bir farklılık olmalı mıdır?

 

  • İnsan yaşamında önem arz eden dönüm noktalarında, insanların beklenmedik tepkileri verdiklerini görüyoruz. “Sınavı kazanamayan genç yaşamına kıydı”, “İflas eden iş adamı intihar etti” gibi haberlere medya organlarında sık sık rastlamak mümkün. İstenmeyen bu olayların temelinde, “kaderin hükmüne teslim olamamak” yatmamaktadır. Halbûki, “Kadere iman eden kederden emin olur (Men âmene bil-kader emine mine´l-keder).” Diğer yandan, 9 ay sonraki sınava çalışmak yerine, yatmayı tercih eden ve “nasipte varsa, kazanırım” diyen bir öğrenci, cüz’i iradesinin hakkını vermemekte, kendi sorumluluğunu kadere yüklemektedir. Halbuki, öncesinde elden gelen tüm çabayı sarfetmeli, sonrasında da hakkımızdaki takdire tevekkülle teslim olmalı… Sezai Karakoç’un mânâ yüklü mısraları yolumuzu aydınlatıyor:

“Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır”

  • Burada meşhur hikâyeyi hatırlamakta yarar var:  Köyün birinde çok fakir, yaşlı bir adamın dillere destan güzel bir atı varmış. Bir sabah at ortadan kaybolmuş. Köylüler ihtiyarın başına toplanmış, “Keşke verilen güzel teklife satsaydın! Doğru yapmadın” demişler. Yaşlı adam, “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. Köylüler, söylenene anlam verememişler. Aradan 15 gün geçmeden, at bir gece dönmüş, dönmüş dönmesine ama, yalnız değil, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler, ihtiyardan özür dilemişler, “Haklısın, acele hüküm verdik, şimdi bir sürü atın oldu” demişler. Yaşlı adam, bilgece “Hüküm vermekte acele etmeyin” demiş. Gerçekten aradan kısa bir süre geçmiş, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Köylüler yine eski hallerine dönmüşler, “Bize çok güzel bir olay gibi gözüktü, ama bak, oğlun yatağa düştü, keşke o atlar gelmeseydi” demişler. Bilge ihtiyar, sadece tebessüm etmiş. Belli bir süre geçince, eli silah tutan bütün gençleri zalim kralın ordusuna dâhil olmak üzere askere almaya başlamışlar. İhtiyarın oğlu dışında tüm gençleri askere almışlar. Hikâye böyle uzayıp gidiyor, ancak kıssadan hisse, hiçbir hadisede çabuk hüküm vermemeli, “Rabbim! Her hadiseyi hakkımızda hayırlı kıl!”demeli.
  • Bu çerçevede, geçmişe ve musibetlere kader yönünden, geleceğe ve günah işlemeye cüz’i irade yönünden bakılmalıdır. Bu inceliği şu kıssada görmek mümkün: Medineli Yahudilerden biri Efendimize elinde bir parça ekmek ile gelir. Ekmeği göstererek sorar: “Ey Muhammed! Bu benim rızkım mıdır?” Tuzak bellidir. Hz. Muhammed (sav) “Evet” derse, ekmeği yemeyip atacak… “Hayır” derse, bu defa yiyecek ve O’nu yalancı durumuna düşürmeye çalışacaktır. Efendimiz şu hikmetli cevabı verir: “Eğer yersen rızkındır!”
  • Sebepler, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin perdesi olup, “İnsana çalıştığından başkası yoktur.” ayetinde ve “Çalışan Allah’ın dostu ve sevgilisidir.” hadisinde olduğu gibi, sebeplere riayet etmek de İslam’ın bir emri ve bir nevi fiili duadır. Peygamber Efendimiz (sav) devesini salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye “Deveni bağla da, öyle tevekkül et.” buyurmuşlardır. Tevekkül, gereken bütün tedbirleri aldıktan ve sebeplere tam riayet ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemek ve tesiri O’ndan bilmektir. Hz. Ömer, bazı Sahâbelerin, “Neden bu kadar endişe ediyor ve sızlanıyorsun? Sen Aşere-i Mübeşşere’den değil misin? Sen, Cennet ile müjdelenmedin mi?  demeleri üzerine, “…Cenâb-ı Hakk’ın vaadi şarta bağlıdır. Söyleyiniz bana, Ömer şimdi namaz ve ibâdetini terk etse, Allah O’nu Cennet’ine koyar mı?” demiştir.

 Dr. Naim Tatlıcı

(2250)

kez okunmuştur.

Yorum Yapabilirsiniz

*